UYKU VE POZİTİF SINIR KOYMA (Dr.Özden Sevil-Gülen – Psikolojik Danışman/Psikoterapist)


– Pozitif sınır koymak bir yol, yöntem midir? Bu konu ebeveynin “kim” olduğu ile ne kadar alakalı?

Bir yöntemden ziyade bir çocuğun gelişimsel ihtiyacıdır diyebiliriz. Yolu, yöntemi değişebilir ama ihtiyaç aynı. İlk 0-18 aylık dönemdeki gelişimsel ihtiyaç nasıl korunmak, bakım almak, sevilmek, tutulmak, görülmek ise, özellikle 1 yaşından itibaren parasempatik sinir sisteminin aktive olmasıyla birlikte bir çocuğun ihtiyacı, sınırlarını fark etmek ve bunu test etmek, deneme yanılmalar yaparken çerçeve içinde tutulmak, keşfederken güvendiği yetişkinin ne uygun ne değil bakışını hissetmektir. Sınırlar olmadan güven duygusu oluşamaz. Bir bebeği etrafı boş bir zemine bırakıp izlerseniz, onun dönüp dönüp bir sınıra yaslandığında sakinlediğini görürsünüz. Oldukça sıkışık olan anne karnının da, kundağın da güven vermesi aslında sınırlı olmasındandır. Çocuk büyürken, anne babanın sözleriyle koyduğu sınırlar da aslında sembolik kundak olarak işlev görmeye devam eder. 

Sınırlar olmadan özgürlüklerden de bahsedemeyiz. Sınırlar, sınırlılıklarımız bize aslında özgürlük alanı da sunar. Sınırımı, nereye kadar ilerleyebileceğimi tahmin edebilirsem o alan içinde istediğim kadar özgürce deneme yanılma yapabilirim. Diğer türlü, sınırım nerede bilmediğimde, ya kendime ya da diğerine zarar verme potansiyelim hep bir yerlerden özgür denemelerimi ketler. Aynı şey, yürümeye başlayan bir çocuk için de geçerlidir. Sınırının elektrik prizinin olduğu köşeye kadar olduğunu bilirse, o çizgiye kadar olan alanda daha çok keşfedecektir. Çünkü zihni (sezgisel de olsa) tehlike nerede, tehlikeden beni koruyacak ile meşgul olmayacak, o keşifleriyle büyümeyle ilgilenebilecektir.

Bunun yolu elbette ilişkiye zarar vermeden, hatta ilişkiyi de güçlendirecek şekilde yapıldığında, çocuğa konulan sınırlar, risk alma becerisi, kendi ve diğerlerinin sınırlarının orta yolunu bulabilme becerisi, kendi yetilerinin uygun olmadığı alanlara da tahammül edebilme becerisi, öz düzenleme becerileri olarak çocuğa geri dönecektir. 

Elbette her süreç gibi bu da ebeveynin kendi hikayesiyle yakından ilgili. Kendisine çocukken sınır, disiplin nasıl verilmiş, şimdi anne babanın kendi sınırlarını çizmekle, bir diğerinin sınırları ile temas etmekle arası nasıl, çatışmaları nasıl ele alıyorlar gibi birçok konu, ebeveynin çocuğa nasıl sınır çizdiğini çok etkiliyor. Kendi ilişkilerinde sınırlarını belli etmekte, hayır demekte zorlanırken ne yaşıyorlarsa, çocuğunun karşısında sınır koyarken, hayır derken de arka planda aynı ruhsal zorluk işlemeye devam edecektir. Yetişkin ilişkilerinde sınırını çizerken suçlu hisseden bir anne baba için çocuğuna hayır dediğinde benzer suçluluk hissetmesi oldukça yaygındır. Ya da bir diğerinin hayır demesi karşısında öfkelenen, reddedilmiş hisseden bir anne babanın, aslında çocuğunun kendi benliğini ortaya koymak için artan hayır kelimeleri karşısında öfkelenmesi gibi.


– Sınırlarda zorlanan çocukta bazen bir güç gösterisi izleriz, bu dışarıdan inatlaşma gibi görünür. Güç ve kontrol çocuk için neden bu kadar önemli?

Bebekler annenin uzantısı olmadığını, aslında ayrı bir varlık olduğunu yavaş yavaş algıladıkları 6.aydan itibaren aslında bir ikilemle de karşılaşırlar. Bir yandan kendileri olma, dünyada kendi izlerini bırakma keşfinin tadını alırlar; bir yandan da annenin varlığından uzakta, ayrı olmanın endişesi ile tanışırlar. Aslında bu ikilem 6.aylarda başlayıp ölene kadar hepimiz için devam eder. O güçlü ve kontrolde hissetme halimize yaslanarak, ayrılma endişemizi biraz geride tutabilir, keşifler yapabilir, riskler alabiliriz. Mesela, tam da bu nedenle, stresli ya da travmatik olayların olumsuz bir etki yaratıp yaratmayacağının en önemli kriterlerinden biri bireyin güçlü ve kontrolde hissetme halini ne kadar zedelediğidir. 

Bir çocuk için güç ve kontrol sahibi olduğundan emin olmanın tek yolu elbette bunu test etmektir. İnatlaşma dediğimiz davranışı, kendi gücünü, kontrol hissini ve bunların sınırlarını anlayabilmek, sonrasında da ona göre davranabilmek için test ediyor diye okursak, sanırım taşlar daha iyi yerine oturur. Tabii ki gücünün ve kontrolünün sonsuz değil belirli durumlarda ancak belirli bir yere kadar olduğunu da öğrenebilmelidir. Bunu da ancak sevgi ve anlayışla, çocuğunu koruyan sınırları olan ebeveyn verebilir. Bu sınırlar çok esnek olursa, çocuk kendi sahip olduğu güç ve kontrolden aslında korkar, korunmuş hissetmez, kendini merkeze aldıkça bir öteki ile ilişkilenmeyi öğrenemez, empati kurmakta zorlanır, bazen kendi ihtiyacını kenara koyup özgeci davranmayı bilemez. Bu sınırlar çok kısıtlayıcı olursa, çocuk için kendi gücüne ve kontrolüne inanmak, risk almak, çatışmak, bir öteki karşısında kendi ihtiyacını korumak zor olur. İkisinin ortasına da şöyle diyebiliriz: Çocuğa elbette etki ve kontrol yetisine sahip olduğunu, ancak bunun yaşına göre kısıtlı olduğunu, kısıtlı olmasının da normal ve hatta geliştirmesi için gerekli olduğunu güvenli ve şefkatli bir ilişki ile iletmek.

– Çocuklara sınır koyarken en çok endişe edilen konu onları üzmek ve kızdırmak. Bu da bir noktada ebeveynin sınırı koymaması, koyamaması ile sonuçlanabiliyor. Mesela uykusu gelse de uyumak istemeyebiliyorlar ve bu anlarda ailelerin onları zorlamamak adına oyuna, sosyalleşmeye devam edebildiklerini gözlemliyoruz. Bu bize ebeveyn-çocuk ilişkisi adına neler anlatıyor?

Yetişkin de olsanız sınırlarınız, limitleriniz olduğunu fark etmek, hele ki çok istediğiniz şeyler karşısında sınırlılıklarınız olduğu ile yüzleşmek beraberinde üzülmek, kızmak, hayal kırıklığına uğramak gibi birçok zor duyguyu getirir. Bir çocuğa da sınırını hatırlattığınızda onun olumsuz bir duygu içine gireceğini en baştan kabul etmek, bunun da zaten beklenen bir tepki olduğunu bilmek işleri baştan kolaylaştırır. 

Ancak bir anne babanın çocuğunun üzüntüsüne, hayal kırıklığına, hele ki öfkesine temas etmekte niçin zorluk yaşadığını anlamak için birçok dinamiğe bakmak gerekir. Örneğin, şöyle bir döngü yaşanıyor olabilir; anne baba çocuğunun olumsuz bir duygu yaşamasına sebep olduğunu düşünüyor ve suçluluk hissediyor, bu suçluluk onları sınırları çocuğun ihtiyacından fazla esnetmeye yönlendiriyor, sonra çocuk sınırların eksikliği nedeniyle kendini düzenlemede zorlanarak daha yoğun duygular yaşıyor, dolayısıyla ebeveyn de çocuğun duygularının yoğunlaştığı noktaya kadar beklediğinden o duygulara eşlik etmekte zorlanıp tepki veriyor olabilir. Ve tabii ebeveynin bekletildiği için bu kadar artan tepkisi, çocukta daha yoğun üzüntüye, öfkeye sebep olunca ebeveyn kendisini “Bu kadarcık bir şeye neden böyle tepki verdim?” derken bulabiliyor. Büyük resme baktığımızda ise, ebeveynin kendisinde, çocukta ve çocukla ilişkide olumsuz duyguları deneyimlemekten kaçındığını görüyoruz. Oysa ki olumsuz duyguların yaşanamadığı bir ilişkide olumlu duyguları doyasıya yaşamak; çatışmaların yönetilemediği bir ilişkide de işbirliğinin tadını çıkarmak çok daha zordur.

– Yine sıkça gözlemlediğimiz durumlardan biri ebeveynin sınır koymaktan kaçınması sonucunda günlük rutin aktivitelerin dakikalarca sürmesi (el yıkamak, evden çıkmak, uykuya gitmek..) ve sonunda ebeveynin öfkelenmesi, sert bir tondan gelen sınırlar oluyor. Şefkatle yaklaşmak gayesinde olan ebeveyn bir anda kendini bağırır halde bulabiliyor. Bu anlarda ebeveyne ve çocuğa neler oluyor?

Bir önceki soruda bahsettiğim döngü aslında burada da geçerli olabilir. Ebeveyn sınır koyduğunda çocuktan gelebilecek (ve gelmesi beklenen) olumsuz duygulara temas etmek istemiyor olabilir, ve çocuğun kendiliğinden o aktiviteyi sonlandırmasını bekler. Oysa ki bu küçük çocuklar için bu oldukça zordur. Onlar aktiviteden aldıkları hazza “zaman geçiyor, uyku saati geldi” gibi gerekçelerle kendiliğinden sınır koyamazlar. İşte bu noktada ebeveynin hazza sınır koyabilen sinir sistemi, çocuğun sinir sisteminin henüz yapamadığı işi onun yerine yapar ve nasıl yapılacağını da birçok tekrarla çocuğun sinir sistemine öğretir. 

İkinci bir durum, ebeveynin sınır koyduğunda çocuğun yaşayabileceği olumsuz duygular ve davranışlar karşısında onları kapsayabilecek ve yönetebilecek bir ruhsal dengede olup olmamasıdır. Bunu da ebeveyn kendi sinir sisteminin o an, o gün, o saatlerde neye ne kadar tahammül edebileceğini yoklayabilir anlayabilir. Tabii ki burada ebeveynin kendi içsel dünyası ile temas halinde olup, kendi ihtiyaçlarını, duygularını fark edebilme deneyiminin olması işleri oldukça kolaylaştırır. Eğer ebeveyn bunun ayrımını yapabilirse, çocuğun ellerini yıkama işini başka bir yetişkine bırakmak, o gün çocuğun sularla oynayarak ellerini yıkaması yerine kısa bir el yıkama yapmasını sağlamak, ya da uyku öncesi duş almayı o günlük pas geçmek gibi seçenekleri olduğunu da düşünebilir ve uygulayabilir.

– Uykusu olan çocuğun uyumaması onun fiziksel ve duygusal olarak zorlandığı anların öncüsü oluyor. Sınırlara uyum ile çocuğun tolerans aralığı arasında nasıl bir ilişki var?

Her birimiz doğduğumuzda nasıl ki kısıtlı miktarda bir besini sindirecek boyutta bir mideyle doğuyor, ama sonra o mide büyüyor ve daha farklı ve daha çok besini sindirebiliyorsa, benzer durum da sinir sistemimiz için geçerli. Bir bebeğin ya da çocuğun sinir sisteminin hazmedebileceği, üstesinden gelebileceği stres miktarı henüz kısıtlıdır. Tolerans penceresi dediğimiz, sinir sistemimizin fiziksel ya da duygusal stresi sindirme kapasitesi zamanla ve bakım verenin desteği ile gelişir. Açlık bir bebek ya da çocuk için fiziksel bir strestir, ve ne kadar küçükse o açlığı erteleyebilmesi, tahammül edebilmesi o kadar zor olacaktır. Uykusuzluk da bebeklerde ve çocuklarda stres yarattığında, bir de bu stres çocuğunun tolerans penceresinden taşacak seviyeye geldiğinde o zaman bu artan stres fiziksel, duygusal ya da davranışsal bir zorluk olarak dışarı atılmaya çalışılıyor. Çünkü yenidoğanda bile sinir sistemi her zaman maruz kaldığı stresi tahammül edebileceği düzeyde tutmaya, tahammül edemediğinden korumak için her yolu denemeye, denge haline geri dönmeye programlıdır. Aslında ebeveyn çocuğun uyku ihtiyacını anlayıp, uykuya geçmesi için sınır koyabildiğinde çocuğun uyumasının ötesinde çok büyük bir iş yapıyor: hem çocuğun sinir sisteminin aşırı strese maruz kalmasını engelleyerek sinir sisteminin alarm sistemini yormuyor ve daha zor olaylara saklıyor, hem de tolerans penceresinin yavaş yavaş esneklik kazabilmesini destekleyerek ileriki yaşlarda stresli durumlara daha kolay adapte olması yönünde bir tuğla daha örüyor.